Bilinmez esrardır sırr u muamma
Çekilmez bir yaydır bu aşk-ı huma
Aşka düşüp sevda çeken çok ama
Dertli bu sevdanın pek berbadıdır
Ben; herkese değilse de en bazı insanlara üzülürüm. beklentim herkesin üzülmesi değil, en azından bazıları üzülsün dimi bana da. birazcık da bana üzünülsün. üzülsün istiyom lan artık birileri de bana, bana da birileri. hatta isterseniz acıyın da. bunca zaman ben kendime acıdım ne oldu: bi bok! hani o “olmuyor”lar varya, gerçekten de “olmuyor”. istemezsem belki olur diyorum; yok, nıç! (o ses değil, nıç güzel, ben genelde de nıçlarım) yine olmuyor. istek ya da isteksizliğe bağlı değil bana olanlar, iyi-kötü olan bişi yok, oluş yok, sadece duruş var. oturuş var. bunlar benim varoluş biçimlerim. bütün bunlara rağmen bazen kendimden değil dünyanın varolmadığından şüphelenirim. bi kez oturduğum yerden kalkıp yukarılara çıktım, yok gibiydi, görünecekti, hissediyordum; az daha yukarıya çıksam dünyanın olmadığını görücektim. ve az daha aşağı, dibe insem yine olmadığını görücektim; kim mıhlamışsa beni ortada kaldım durdum, hiç yere hep yok yere kanıp durdumuşum, varmış, vardı, öyleydi dimi. gördüğüm yalan değil benmişim yalan.
Sade güzelluk değil, sevmeli sevdurmeli
Yıllardır beklediğim bir albümdü, kendi kendime sitem edip dururdum bu güzel sese. Sesine gurban Ayşenur.
Ortaokul ve lise dönemi bazı defterlerimi, hatta hazırladığım kopyaları saklıyorum; uzun süredir bakmadığımdan özlemişim. Bu nesneler tüm o dönemlerin tekrar anımsanmasını flashbeck’lerle getirmiyor gözümün önüne, daha ziyade o zamanki benin ruh halini, hissiyatlarını ve onu çevreleyen dönemimin atmosferinin çağrışmasına sebebiyet veriyor. Nedense, o yıllarını anlatmak istesen bu ne olurdu deseler; aklıma yağmurlu, kapkara bi İstanbul gününde, evimden okula yürüdüğüm 3 km yol süresi, yakın planda yüzümün yarısını montuma gömdüğüm, kaşlarım çatık, gözlüklerimin camından süzülen yağmur damlaları ve arada yüzümden gökyüzüne tilt-up yapan görüntü rejimiyle bezeli bi kısa film olurdu derdim. Ses bandı ise arabaların ve yağmurun rahatsızlık verecek denli yükseklikteki sesleri ve bu iki sesin birbirinin içine geçen ses bozulmalarından oluşmalı. Lise zamanı çok yapardım yürüyerek okula gitmeyi, bazı zamanlar mont bile almazdım üzerime. Saçımdan süzülüp şakaklarıma, ardından o tüysüz ergen yanaklarımdan boynuma ve oradan içimdeki atlete yayılırdı yağmur suları. Kendimi aptalca durumlara sokmayı seviyordum.
O dönemler yazdığım şeyleri sırf o pis hissiyatlı zamanları hatırlatmasın, geri çağırmasın diye çöpe attım. Hâlâ saklı olan bi kaç yazıya batkım da, o kadar çok ‘şey’ kelimesini kullanıyormuşum ki kendimden iğrendim. Demek ki tarif edemediğim her durumu, her hissi kolaycılığa kaçıp belirsizliğin kucağına atıyor ‘şey’ demekle yetiniyormuşum. Eksik bıraktığım, tanımlamaktan kaçındığım şeyler bugün de şey olarak karşıma çıkıyorlar. Tanımlamak şu yaşlarımda bile hem zor hem de insafsızca geliyor, aslında kolaycı olan ‘budur’, ‘şudur’ şeklindeki tanımlar zannedersem. Emin olamamak toplum yaşantısında kabul görmemenize sebebiyet veriyor. Birisi bana “şu film, şu kitap ne anlatıyor, bu adam nasıl biri” gibi sorular sorduğunda uzun uzun anlatmaya başlıyorum, oysaki onlar ana fikri bekliyor; bense ana fikirlerden ilkokuldan beri nefret ederim.
Şimdi elimde 8. sınıf Türkçe defterim var; kareli, Notte marka, bir çok sayfası koparılmış. Kompozisyon ödevleri için hazırlanmış bi kaç yazı kalmış, başlıklara bak, ne kadar saçma; ‘Kır Gezisi’, ‘Dost Dostun Yanındadır’, ‘Çevre Kirliğinin Sonu’ , ‘Kıyafetin Oyunu’ gibi, içeriği çocuklukla ergenlik arasında sıkışmış bireyin saçmalarıyla dolu. Bazı yerlere küçük notlar almışım, birisi şöyle; “Çok boş, o kadar boş olmam beni ne kadar ıstırap içine sokuyor bilmezsiniz. (kime sesleniyormuşum ki) Ama biliyorum benden bi bok olmaz. (öngörülü bir insan olduğum o günden belliymiş, hâlâ da öyle, gerçi olması için çabalamamışım ki, durarak neyin olmasını bekliyorum; fakat durmamın nedenini de o zamandan belirtmişim, bakınız →) İçimde hiçbir şey yok, zerrece çalışmak sevgisi, zerrece insan sevgisi, zerrece mal-mülk sevgisi. İnanılmaz bir uzaklık içindeyim, herkese ve her şeye karşı. Mecbur konuşuyorum, mecbur okula gidiyorum, mecbur yemek yiyorum; ne yapıyorsam mecbur işte. Sadece o kadar.” Geçen o yıllardan sonra şimdi biraz anlamaya başlıyorum ki şuandaki edilgen nihilist halimin tohumları taa o zamanlardan atılmış, aslında atılmış dememeli, kendiliğinden bir yönelimmiş.
Asıl ironi defterin iç kapağında. Bu defterlerin hepsinin iç kapağında farklı farklı didaktik denebilecek özlü sözler olurdu, toy dimağlara bir uyarı niteliğinde koyulmuşlar. Benim defterin iç kapağında şöyle yazıyor; “ Erişmek istedikleri bir hedefi olmayanlar çalışmaktan da zevk almazlar” Hemen yanına da öğretmenlerin sözlü not defterleri için çekilmiş ve bir kaç örneği de öğrencilere dağıtılmış 8. sınıfa ait okul üniformalı vesikalık fotoğrafımı yapıştırmışım. Evet, yıl olmuş 2012 hedefim olmamış, olmadığından erişememişim ve bu yüzden de çalışmaktan da değil zevk almayı nefret ediyorum. O zamanlar bu sözü daha mı ciddiye almalıydım, bilmiyorum. Hayat hedef mi? Bendeki karşılığı hedef değil, hedefler tükenmez ve kof ve sıkıcılardır. Herkes hedeflerin arkasından gidiyor; eğer herkes bir şeyin arkasından gidiyorsa o işte bi sorun vardır. Ardında kötü sonuçlar da doğursa ben başka bir yol seçiyorum, sonunu hiç göremeyeceğim bir yol.
Okulum biteli beri öğlenleri uyanıyorum; hoş, önceden de, hatta yıllar yılı genelde öğlenleri uyanırım, ama nedense ayırdına bu sabah, pardon bu öğlen ya da akşam mı demeli; benim öğle vakti anlayışım saat 16, 17’lere kadar ilerlemiş vaziyette çünkü 13,14 saatleri sabah yani. Ne diyorduk, ha!, bu öğlenden bahsediyordum, bakınız ilk defa yaptım bunu, her zamanki gibi 16:30 civarı uyandım doğrulup yatağımda bi sigara yaktım, hiç yapmam böyle bir şey hele yatağımda hiç yapmam, yatak örtülerim, yastığım falan hep sigara kokar nefret ederim, asla da görülmemiştir, zaten 2 yıl evveline kadar düzenli bi sigara kullanıcısı da değildim. O sigara bana işte şunu dedirtti; “öğlen değil lan bu vakit, uyanma lan bu saatlerde, sabah 7’de uyan lan sen.” Son dumanı çekip pencereden fırlatacaktım ki terasın komple boyum kadar karla kaplı olduğunu gördü bu gözler, çok güzeldi. Tam karşımızdaki arsa da yeni yapılan binada içeride işiyle meşgul sıvacıyı ve diğer yandan da hafifi bi kafa oynatımıyla adalar manzarasını baksırımla kaloriferlerin üzerine tüneyerek ikinci sigaramı yakarak seyrettim.
Sigaram biter bitmez gidip buzdolabına baktım; silme bomboş. Sana Ekmeküstü margarin ve zeytin ezmesi var, masanın üstünde de iki günlük bayat ekmek. Hemen üzerime uzun kollu sweat, üstüne tişört, üstüne kazak, üstüne hırka, üstüne de montumu, atkımı, beremi giyiverdim. Pantolonumu da giydim mi tamamdım. Şimdi sıra liseden beri giymediğim botumu bulmakta; en son aldığım bot odur, hiç sevmem bot giymeyi nedense, çok ağırlar benim gibi bedenini taşımanın bile kendisine zul gelen biri için. O zamandan bu zamana ayağım büyümemiş demek ki hiç, neysem o kalmışım; Allah binbir çeşit belamı ayrı ayrı yerlerden versin. Bela okuma olum kendine, zaten yeterince kötü halin, yapma böyle, efendi ol. İyi, vermesin bari.
Hava tahminimden soğuk, akşama daha da soğur demişlerdi zaten, kar da durmamacasına yağıyor. Kuyudaki suyu boşaltmam gerekiyordu, şimdi bodrumu su basar, kiracı da peder beyi ararsa telefon edip bir yığın zılgıt çeker. Boşver, kar yağmur değilki hemen dolduruversin kuyuyu. Minibüsü bekleyeyim, beklerken işkence niyetine ellerimin donması, midemin yanması pahasına bir sigara daha yakayım; şu pastaneden açma felan alıp açlığımı bastırsa mıydım? Koşuyorum, koşa koşa Emniyet’in karşısındaki büfede iki sosisli, bi ciğer, yanında iki de limonatayı götürüp hiç ara vermeden sigaramı yakıyorum tekrar. Kartopu yapıp insanlara fırlatsam mı? Bunun için beni tutuklamazlar dimi? 10-13 yaşlarında bi çocuğa şakacıktan atıveriyorum, kızıp ‘orospu çocuğu ne atıyosun lan’ diyor, pek devrik konuşuyor zamane veletleri; ‘şaka olm şaka lan, ne küfrediyon’ Büfecide bana bakıyor, mal la bu der gibi bi surat ifadesi, fark edip ‘bu yaşta biri bana atsa ben bişi demezdim’ diyorum hafif de sırıtarak hafif de titreyerek; ‘neyse abi, borcum ne kadar” Canım sıkıldı, kendime kendime eğlenim dedim, tek başıma Pes12 oynadım; yalnız dışarıda takılmak böyle soğuk günlerde esasen çok güzel, kötü yanı fazla sigara içiyorum. ‘arkadaşların yok bugün’ diyor mekan sahibi parayı öderken, ‘hea, çalışıyordur onlar, bi işim vardı, canım sıkıldı, gelmişken bi oynim öyle gidim dedim’ dedim her fırsatta muhabbet etmeye çalışan abiden, gerçi abi de olmayabilir, arkadaşlar bizim yaşımızda diyor, büyük gösteriyormuş; ama büyük de konuşuyor ki, abis anarlar o zaman. Uğrak yerlere takılmanın dandikliği böyle işte, her fırsatta sırıtmalar, nabıyonlar, iş-güç yok mu demeler. Dışarı çık, bi telefon kartı al, deşarj olmalısın. Tren istasyonunun oradaki kulübeden aklıma esen sabit-cep numaraları arayıp ‘seviyorum merkez’ diyiverdim; kimi güldü, kimi küfretti, kimi bende dedi, kimi de ‘kimi seviyorsun, bizim kızı mı aradın lan sen; Elif nerede?’ dedi. Hep yapmak istemiştim bunu, uzun süredir telefon sapıklığı yapmıyorum, o da en son lise yıllarında.
Sahilde yürümeye koyuldum, tek tük birileri geçiyordu; bi kaç kişiye çarptım bilerek, bi yandan dayak istiyor ama bi yandan da beni dövemeyecek adamlara çarpıp duruyordum. Bu iş kötü sonlanacaktı, tekrar meydana çıktım, sırıttım insanlara bol bol. Mobese kameralarını izleyen zatlar neden benden işkillenmedi, ben izleseydim işkillenirdim kendimden, saatlerdir bi sahilde bi yukarda dolanan, insanlara çarpan ve sebepsiz yere gülen birinden.
Sahildeki Migros’tan 3 Extra Efes aldım, fişin üzerinde kasiyerin adını görüp ‘iyi akşamlar Pınar’ dedim. Gülümsedi, gülümsedim. Kayalıklarda açtım ilk biramı, sonra üşüyünce kar da sakal ve bıyıklarımda donma etkisi başlatmasıyla şu çocuk parklarındaki boruların içine girdim, ikinci biramı 5 adet sigara yakımıyla bitirdim. Kafama ‘olmuş bu’ dedim, 3. Birayı tekrar kayalıkların önünde dikelip içmeye başladım, ‘lan keşke su sular Sonbahar filmindeki gibi foş diye üzerime gelse ya, ama yo sigaram sönebilir’ diye düşündüm. Hem biranın içine deniz suyu da kaçabilirdi, içilmezdi ki o zaman. Bira bitmeye yakın mıydı bilmiyorum, kulaklığımı takıp ‘Gözyaşı Şişe’sine, ‘bu rüyaysa nedir gerçek/ve sen yoksan nasıl geçek/ aldırma gelmezse, gelmesin hiç gelecek’ şeklinde eşlik ediyordum böğürerek, gözlerimi de kapatmışım. Şarkı bittiğinde yanı başımda bi çift sevgili –bunlar hep çift oluyo- kah kah kah, kih kih kih, koh koh koh efektiyle gülüyorlardı.‘Dinleyin ama sizde çok güzel’ dedim, sevgili ya bunlar anlarlar dedim şarkının ne tatlı olduğunu, yanılmışım zamane sevgilileri de pek fazla âlâ gaddar oluyormuş; yine kah kah, kih kih diye ‘yok sen söyle, böyle daha güzel, senin sesin güzel, dimi güzel söylüyor’ koh koh. Ama ben bi bozuldum, ama ben bi çıttım kırıldım, ama zaten kafamda olmuştu, duy duygu olmuştum ‘Amına koyim bunun nesi komik, ne kahsı ne kohsudur bu’ dedim yine içimden. Önce döndüm içime, sonra döndüm, ardıma baka baka, biramı döke döke yürüdüm.
Cebimde pek bi param olmamasına karşın bi taksi çevirdim, bilerek yanlış yol tarif ettim. Paramın yettiği kadar uzaklaştım oradan ve evimden. ‘Burası taksici abi, beni burada dök’ Çok yürüdüm, o pek güvendiğim botlarım su alıyordu, taksici abi de benim yaşımdaydı yoksa, ama niye bi tek ben küçük gösteriyorum. Taksi bile sürüyor, emin misin burada mı ineceksin diye endişeleniyor yolcusu için, büyükler endişelenir, ben aklıma getirmem dahi. Ayrı yazılırım –de, -da’lar gibi bu hayatta. Artık bitsin, evime geleyim, büyüyene kadar hiç çıkmayayım.
bu ne anlamsız dünya sezerken hiç düşmedim
1.Maktul : Hiç oralı olmayanlar öldürdü beni. -zaten hep onlar öldürür- Aks marka cam temizleyicisi sıktılar bedenime; göz alıcı bir parlaklık verdi, lakin burun açıcı bir koku yaydığını sanmıyorum. Yıkamadılar da; “bir ben”in ölüsü yıkanmazmış. Zati “Bir Ben” vardım, gayrısı safi milli hasıla.
Neden diye sormadım; ne benim ne de onların bir nedene ihtiyaçları vardı. Epeydir başka bir yolculuğu üstleniyordum. Kendimi olumsuzluğun yukarısına inşa etmeyi düşünüyordum çokça. Ve doğal olarak böyle “bir ben”e bakışlar ilgisizdi. Sonunda farkedilebilmişim demek ki; seviniyorum buna. Dünyanın kayıp yolcularını götürmeye gelmişler, duyulmuş sesim. Biliyor musunuz ben geceleri hep bağırırdım:”Tanrım, bana biçtiğin ömür kapkara bir masal, bana biçtiğin ömür kapkara bir masal.”
Ahh! Hayat fenaydı çok fena. Ne kadar kessem de kollarımı, hiç akmazdı kanım. Tanrım bana anlayışsız davrandı, dağlar gibi hep dik ve paraleldi. Buradayım diye çok el çırptım. Ülkemdeki tüm sahillerin kumsallarına her dilden “YARDIM ET” yazdım. Gözükemedik bedenim ve ben. Yokluktaydık. Bir şeylere hınç besleyecek gücümüz yoktu, kinim bile kimsesiz kalmıştı. Yapabileceğim hiç bir şeyi öğrenemiyordum. Ben O’nun utanç duyduğu kullarındanım. Neslimiz tükeniyor işte. Hadi alın beni, şimdilik daha fazla konuşmak istemiyorum.
